Ne zaman etkileyici bir şey
okusam ya da izlesem, hep arka planındaki beyni ve hayal gücünü düşünürüm.
Hatta çoğu zaman ‘nasıl ya bunları nasıl düşündün nasıl yazdın sen nasıl bir
insansın??’ diye kafaları yediğim olur. Keşke bu dizide bir kahraman olsaydım,
keşke şu devirde yaşasaydım şeklinde hayaller kurarak gerçek dünyayla arama
kocaman duvarlar örmek de böyle durumlarda harekete geçen savunma mekanizmam
oluyor.
İşte Muhteşem Gatsby’yi
bitirdiğimde de aynen böyle bir moda girmiştim. Zeki insanlar her zaman
etkileyici olmamış mıdır zaten? Ben de Scott’ın zekasından o kadar
etkilenmiştim ki, Gatsby’nin değil O’nun muhteşem olduğuna inanmıştım.
Akabinde Scott Fitzgerald’ın hayatını
ve daha çok ilişkisini merak ettim. Karısı Zelda F. hakkında bir roman olduğunu
öğrendiğimde çok sevindim. Kısacık bir sürede bitirdim. Keşke bitirmeseydim
çünkü işler asla hayal ettiğim gibi gitmedi. Uzunca bir süredir bu kadar
hüzünlenmemiştim. Kitabı okumadım, resmen yaşadım. Manhattan’daki
partilerinden, Paris’teki bale gösterilerine kadar her şeyi ve hatta Zelda'nın akıl hastanelerinde yatmalarını kafamda resmettim.
Biraz kalbim kırıldı ama yine de çok güzeldi.
Bir yandan 20’lerin en görkemli
çiftinin muhteşem aşk hayatı, bir yandan kulağımda aşkı en güzel biçimde
tanımlayan, Mevlana’nın sözlerini içeren şu efsane şarkı. Kendinizi dünyaya
tamamen kapatmak için muazzam bir yol. (Dikkat sigara yaktırma etkisine sahip
içerikler) Galiba sefil hayatlar ve güzel müzikler kombinasyonunu fazlaca seviyorum.
Kendi sefil hayatımı yazacak olsaydım mutlaka kitaba uygun en güzellisinden bir
playlist yapıp ‘bunları dinleyerek okuyunuz’ ibaresi koyardım.
İşte bu yazı vesilesiyle hem
içimi sizlere dökmüş ve bir parça da olsa rahatlamış, hem bir muhteşem kitap önermiş, bir de olağanüstü
güzellikte bir şarkı armağan etmiş oldum. Bir dahaki yazıda söz daha keyifli
şeylerden bahsedeceğim. (umarım)
Sevgiler Luna’dan.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder